Ana içeriğe atla

Benim Manifestom

TYMM'ye göre ölçme ve değerlendirme öğrenciyi tasnif eden bir “not verme aracı” değil de öğrencinin yeteneklerini keşfeden ve onu geliştirmeyi hedefleyen bir "rehberlik sistemi" imiş. Ölçme ve değerlendirmenin temel amacı “öğrenciye güçlü ve geliştirilmesi gereken yönlerini ifade eden betimleyici geri bildirimlerin sunulması” imiş. Ne ki “kâğıt üzerindeki ideal”  ile “sınıf içindeki gerçeklik” arasında devasa bir uçurum var. Bu uçurum esasında yıllardır var. Kılavuzda “ölçme ve değerlendirme, öğretim sürecinin sonunda not verme odaklı olmaktan çıkarılarak öğrenme-öğretme sürecinin doğal ve planlı bir bileşeni hâline getirilmiştir” ifadesiyle henüz ölçülmeyen, gözlenmeyen bir durum baştan kabul edilmiş. Şaşırdım. Oysa TYMM 2 yıldır uygulamada. Ne bildiniz, nasıl bildiniz not vermenin ötesine geçildiğini? Bu denli yanlı bir dil, bir bilim insanın yaklaşımı olmamalı. 30-40 kişilik sınıflarda müfredat yetişsin telaşı varken performans ya da beceri ölçme çabaları maalesef...

Bu nedir?


“Ne olduğunu” bilmek. Kısaca ‘bu nedir’ sorusuna bir cevap verebilmek. Mümkün mü? Bir şeyin her şey olduğu, her şeyin ise hiçbir şey olmadığı bir yeryüzünde “bu nedir”, “bunun özü nedir” sorusuna bir cevap verebilmek, bir cevap verebilmeye çaba göstermek basitlik mi yoksa bir kesinlik arayışı mıydı?

Kitapkafe nedir? Kitapevinin ve kafenin birlikteliğinden resmen bir mutant doğuruldu. Kitapevleri, oldu birer kafe. Peki, kafeler kitapevi oldu mu? Hiç sanmıyorum! Vitrinde kitaplar, içeride masalar, masaların üstünde menüler, duvar diplerine bırakılmış kitap raflarıyla karşımıza çıkarılan kitapkafe'ler. Kredi kartıyla ödemeye eşlik eden “bip biip bip biiip”  seslerinin ve para kasasının “tirink, şirink” tınılarının hakim olduğu bir ortamda hangi kitaba dokunabilirdi ki insan? Huzur bulduğum kitapevleri, kitapkafeler olduğundan beri benim daha çok huzurum kaçıyordu. 

Nedir Sahaf? Tam bir facia! Sahaflar, yanmış bir ormanın simsayah olmuş toprak örtüsüydü adeta. Neredeyse hepsi “test kitabı” hurdacısına dönüşmüş. AVM’ler ibaathane, camiler imalathane olmuş. 100 gün boyunca çiçek kokusu geçmeyen çamaşırlar, 12 saat boyunca tenimizden düşmeyen ambalajlanmış kokulara tutulmuşuz. Tutturulmuşuz. Nedir bunlar şimdi? Dalından koparılmış bir gülün dahi bir haftada solduğunu ne çabuk unutmuşuz. Marketlerde eft, havale, fatura ödeme gibi bankacılık işlemleri yapılırken kimsenin aklına, mahalledeki kasap ve kasabın önündeki kediler gelmiyordu. Mahallelerde ne kasap ne de önünde dolaşan kediler kalmıştı.Yerlerinde dikdörtken beton prizmalar yükselirken yanlarından geçip gidiyorduk sadece. “Burası var ya burası eskiden ormandı” dahi diyemeyeceğimiz bir hızda akıyordu  z a m a n? Daha pek çok eskitemediğimiz ortak yaşam alanlarımız, bir bir  yeni!eniyordu. Doğrusu istila ediliyordu. 

Tarihi ciğerci, Tarihi dondurmacı yahut 1884’ten beri tatlıcı, 1949’tan beri kahveci, 1912’den beri terzi ifadeleri ışıklı tabelalarda kalmış bir kuru laftı artık. Evde pişirilmeyen kahvelerin yerini kahve evleri; evde yapılmayan kahvaltıların yerini serpme kahvaltıcılar doldurdu. Neyin ne olduğuna anlam veremediğim daha pek çok şey. Müzelerin içinde niye alışveriş (satış) alanları açıyorduk ki biz? Bu nedir şimdi Müze mi, müze görünümlü bir market miydi? İnsanlar müzelere alışveriş yapmaya mı geliyorlardı? Müze nedir yahut ne değildi?
Öğrencisinin ve öğretmenin alınıp satıldığı ve hatta devrettiği dev bir pazar mı yoksa Eğitim denen şey? Devlet nedir? Sağlık hizmetlerinin hem satılanı hem de satılmayanı vardı. Beş yıldızlı otel hizmetlerinin sağlandığı hastaneler, sahi size ne hissettiriyordu? Konfor, haz, neşe, önemli biri,  hizmete layık bir insan, prestij, itibar … … …. . Sanırım en son akla sağlık geliyordu.

Sinemada, müzede, tiyatroda, hastanede, pastanede, sokakta, parkta, ormanda, telefonda, internette.  Her yerde, her mekânın içinde yahut dışında bir satış, bir alışveriş, bir tüketim eylemi. Ne kadar çok tüketirsek aptallığa o kadar çok meylediyorduk adeta.  Tüketim eyleminin kendisi, zengin fakir ayırt etmiyordu. Eşitlikçiydi, özgürdü, tüketim. Çağın en örgütlü ve gönüllü eylem biçimlerinden biriydi, tüketim. Üstelik bu örgütlü tüketim eylemi, sokaklarda jobsuz, tomasız, gazsız olarak müdahale edilmeden gerçekleştirilebiliyordu. Bu örgüt, çok kalabalıktı üstelik. Hem örgütlü, hem kalabalık, hem eşitlikçi hem de özgür. Bu dört kavramın bir araya gelebileceği daha başka bir şey var mıydı?

Bu nedir sorusuna cevap verebilmeye cesaretiniz var mı?


Okumak için güzel bir gün, okumaya devam et.