TYMM'ye göre ölçme ve değerlendirme öğrenciyi tasnif eden bir “not verme aracı” değil de öğrencinin yeteneklerini keşfeden ve onu geliştirmeyi hedefleyen bir "rehberlik sistemi" imiş. Ölçme ve değerlendirmenin temel amacı “öğrenciye güçlü ve geliştirilmesi gereken yönlerini ifade eden betimleyici geri bildirimlerin sunulması” imiş. Ne ki “kâğıt üzerindeki ideal” ile “sınıf içindeki gerçeklik” arasında devasa bir uçurum var. Bu uçurum esasında yıllardır var. Kılavuzda “ölçme ve değerlendirme, öğretim sürecinin sonunda not verme odaklı olmaktan çıkarılarak öğrenme-öğretme sürecinin doğal ve planlı bir bileşeni hâline getirilmiştir” ifadesiyle henüz ölçülmeyen, gözlenmeyen bir durum baştan kabul edilmiş. Şaşırdım. Oysa TYMM 2 yıldır uygulamada. Ne bildiniz, nasıl bildiniz not vermenin ötesine geçildiğini? Bu denli yanlı bir dil, bir bilim insanın yaklaşımı olmamalı. 30-40 kişilik sınıflarda müfredat yetişsin telaşı varken performans ya da beceri ölçme çabaları maalesef...
Yıl 1453, Fatih Sultan Mehmet, Bizans İmparatorluğu’nun başkenti Kostantinepolis’i fethetti. Zaman, tarih şeridinde Ortaçağ'ı kapatıp Yeniçağı açtı. İstanbul, Yeni ve Yakınçağ’ın şehri; Ortaçağda adı Kostantinepolis.
Bugün İstanbul’un fethini
kutlamak, tarihi bir yanılgının içinde olmaktır. İstanbul ne zaman fethedildi? Adı İstanbul'muydu ki? [Rahmetli eğitim bilimci Prof. Dr. Ata Tezbaşaran'ı yâd ediyor; saygı ve sevgiyle anmak istiyorum.] Yoksa fethedilen Kostantinepolis miydi? Amaaan canıııım, ha İstanbul ha Kostantinepolis mi diyelim? Bu kadar da cahil mi kalalım? Kalmayalım.
Yoksa tarih ve İstanbul sözcükleri bizim için, kebapçı, kavurmacı ve börekçi gibi yer adlarının belirtisiz sıfat tamlamalarından mı ibarettir?
Yoksa tarih ve İstanbul sözcükleri bizim için, kebapçı, kavurmacı ve börekçi gibi yer adlarının belirtisiz sıfat tamlamalarından mı ibarettir?
Ortaçağ geçmiş, Yeniçağ geçmiş ve biz -Yakınçağ’ın insanları- adı İstanbul dahi olmayan Kostantinepolis’in fethini kutsayarak, kutlayarak çağı atladığımızı mı düşünüyoruz? Hayır, kandırılıyoruz.
Ortaçağ'da gemileri,
karadan Haliç sularına yürüten bir zekânın ve yüksek bir çabanın ne kadarının idrakındayız? Biz, Yakınçağı’ın insanları farkında mıyız acaba? Ne yapıyoruz? Ya övünüyoruz ya dövünüyoruz. Yakınçağ’ın insanları, Ortaçağ’dan ne zaman çıkacak? Dekoru,
sahnesi ve kostümlü oyuncuları ile fetihi defalarca tiyatrolaştırmaktan daha
fazlasını ne zaman yapacağız? Daha fazlasını yapmamız gerekmez mi? Tarihi bilinç, geçmişi tekrar etmek
midir? Yoksa geçmişin üzerine geleceği inşa mı etmektir?
Sonra bu Yakınçağın içinde kendimi hayal
ediyorum: Bir hafta öncesinden hızlı tren biletimi almışım. Ankara’dan İstanbul’a gidiyorum. Galata
Köprüsü’ndeyim. Akrebin 10’u, yelkovanın 6’yı göstermesini bekliyorum. Heyecanım,
Ağrı dağının zirvesinde. Etrafımı saran kalabalık ile hep bir ağızdan 3-2-1 diye geri sayımı başlatıyoruz. Uzaya
fırlatılan roketin atmosfere yükselişini izlerken bir taraftan da periscope’dan canlı
yayınlardayız. Uzaya gönderdiğimiz bilmem kaçıncı roketin kutlamasını yapıyoruz. O roketin içine oğlumu ve kızımı koyuyorum. Öyle hayal ediyorum. Hayal benim değil mi?
Oysa ben, ortaçağdan'da yeniçağ'dan da çıkıp öyle geldim yakınçağa. İnsanın insana, insanın hayvana olan zulmünü kınamak için, düşüncenin özgürlüğü için birlik olalım çağrısı hâlâ bu çağda yapılır mı? Aşmadık mı? Çıkmadık mı daha Ortaçağ'dan, Yeniçağ'dan. Şimdi kendime, geleceği, tepişmeden planlamak için bir adres daha veriyorum:
Hayallerimi, umutlarımı fethettiğim mahalle
Yakınçağ sokağı, numara Dünya
Uzay/Zaman.